Şeker pancarı..

Şeker pancarı..

Aslında bu konuyu bu şekilde ele almak istemezdim. Ancak, özellikle son aylarda yaşadıklarım, farkına varabildiğim, varamadığım şekliyle doğrudan ya da dolaylı olarak bana yapılanlar. Hiç tanımadığım insanların Almanya’dan ayrıldığım son dakikaya kadar sürdürdükleri seviyesizliği, küstahlığı sonucunda hissettiklerimi ilk ağızdan toparlama ihtiyacı duyuyorum. Genel anlamda tatsız bir süreç olduğu için de daha başka bir hikaye ile başlıyoruz.

Meksika’nın küçük bir sahil kasabasına doğru yol almaktayım. Dünya’nın her köşesinde olduğu gibi farklı bir esinti kovalıyor peşimi. Farklı yüzde insanlar. Farklı tonda renkler birbirine karışmış. Aslında daha öncesinde hiç aklımda olmayan bir güzergahta ilerliyorum. Panama sularında tanıştığım birkaç kişinin tavsiyesiyle, daha çok turistik ve amerikan tarzı olan Cancun’da iki gün kaldıktan sonra şehrin daha güneyinde kalan Tulum’a geçmek üzere yollardayım. Yörenin oldukça baharatlı ve acılı yemeklerine henüz alışamasam da karnım hafiften acıkmaya başlamış. Gözüm trafik levhalarından çok lokanta yazılarına kayıyor şimdiden. Beş on dakikalık mesafeden sonra oldukça hareketli bir tesis görüyorum ve mola vermek için duruyorum. Biraz inceledikten sonra, aslında girdiğim tesisin yer altı sularıyla birleştirilmiş devasa bir oyun parkı olduğunu öğrenince, beni yakından tanıyanlara pek de şaşırtıcı gelmeyeceği şekliyle, açlığımı birkaç saatliğine unutup giriş biletimi almak için hemen sıraya giriyorum. Hala daha onca farklı etkinliği o kadar zaman içerisinde nasıl gerçekleştirdiğimi net olarak hatırlayamasam da kanopi, yüzme, snorkeling, arazi sürüşü dahil oldukça keyif aldığım bir yer oluyor benim için. Tesisten çıktığımda adeta farklı bir boyuttan ışınlanmışçasına saatime bakıyorum ve gece yarısı olduğunu görünce gözlerime inanamıyorum. Daha kalacağım pansiyona elli kilometre var. Bir yandan şarjı bitmeye yakın telefonuma yol tarifi için bakarken, diğer yandan kalacağım yerin personelleriyle pansiyona giriş için iletişim halindeyim. Ağustos böceğinden hallice yüzüme düşen şaşkınlığım ile birlikte bir anda telefonun kapanışını seyrediyorum. Adresi daha ezberleyememiştim ama iki ileri bir geri zaten yol üstünde olan pansiyonu bulmayı başarıyorum. Kapıyı her ne kadar farklı tonlarda çalmayı denesem de malesef açan olmuyor. Bahçeye bakıyorum, giriş yok. Yakındaki diğer konaklama seçeneklerine bakıyorum, mantıklı gelmiyor. Karınca misali arabaya dönüyorum ve aracın içinde sabahlamaya karar veriyorum. Ertesi gün beklediğimden de çabuk oluyor aslında. İlk iş kaydımı yaptırıp, duş almak oluyor. Biraz dinlendikten sonra kendi sarmalımın en naif tekrarı için yine yeni ve yeniden seçenekler aramaya koyuluyorum. Resepsiyondaki kadın çalışanın tavsiyesiyle ilk önce seyyar bir dürümcüye uğradıktan sonra bir şeyler içmek için mütevazi ancak farklı mojito seçenekleriyle ünlü bir bara geçiyorum.

Bara ilk girdiğimde, aslında göçebe yanıyla hayatımda birçok kereler karşılaştığım bir soğukluk vuruyor yüzüme. Beni karşılayan garson kadına aldırış etmeden bar sandalyelerinden birine doğru yöneliyorum. Yerimi alır almaz vakit kaybetmeden incelemeye başlıyorum etrafı. Özellikle barmenin giyimi, tarzı ve içecekleri hazırlama şekliyle mekana ve yaptığı işe hakimiyeti oldukça dikkat çekiyor. Ne içmek istediğimle ilgili hiçbir fikrim yok. Birçok tropikal meyve seçenekleriyle sunulan içecekler arasında, dillere destan olmuş kararsızlığıma karşı hiç direnmeden teslim oluyorum ve kısa bir diyalog sonrası başlangıç için tavsiye edilen bir mojitonun yapımını dikkatle seyretmeye koyuluyorum. Konunun nereden açıldığını şu an net olarak hatırlayamasam da barmen ile kısadan tanışmaya başlıyoruz. İlk başta genel geçer bir muhabbet devam etmesine rağmen hala gereksiz çekimser kaldığını hissettiğim süreci kırma maksadıyla hamleler peşine düşüyorum. Üzerimde, gezinin bir önceki durağında satın aldığım, otantik parçalı bir inter milan forması bulunuyor. Mekanı işletenler de İtalya’dan. Heyecanımı gizleyemeyip futbol takımlarından muhabbet açayım diyorum. Sanki en başından beklenen bir soruymuş gibi havada kaptığım cevabımla arkadaşların Romalı olduklarını öğreniyorum. İkinci aldığım içeceğin kalitesinden de anlayabildiğim kadarıyla yine istemeyeyeceğim sularda kürek çekip duruyormuşum. Sonraki içecekleri garantiye almak için konuyu acilen değiştirmek farz oluyor. Önümde bulunan nesnelere hızlıca bir bakış attıktan sonra mojitonun yanında gelen kesilmiş bir şeker pancarını farkediyorum. O şeker pancarını ısırmaya başlıyorum. Isırdıkça ağzım tatlanıyor. Taze, sert bir çiğneme. O şeker pancarıyla birlikte muhabbet de tatlanıyor. O şeker pancarıyla birlikte aklım tazeleniyor. O şeker pancarı. Her gün, her çayın yanında gördüğümüz, istediğimiz, beyaz. Aklımızda adımlarımızdan fazla yer edinmiş. Toz olmuş. Küp olmuş. Kaşık olmuş şekerin hammaddesi. Şeker pancarı. Olduğu yerde. Öyle habersiz duruyorken. Kendinden, ikliminden, benden habersiz. Umut oluyor. Hikayeme dahil oluyor.

Berlin

Benzer bir umudu kovalamak için tekrar çıktığım yollarda insanların yer yüzüne dağılmaları geliyor aklıma. Birer birer, her birimizin Adem’in sudan çıktığı o andan bu yana bulunduğumuz yerlere gelene kadar atılan adımlar geliyor. Arkama bakmadan kendi aldığım yolları düşünüyorum bir yandan. Hiç yılmadan, yorulmadan kalkıp gittiğim, onca kalabalığın içine atıldığım zamanlar düşüyor gözümün önüme. Saymadığım, sayamadığım onca şeyin, nefsin, nefesin tekrarından sonra kendimi bulmak için yine çırpınmak zorunda kaldığım bu kalabalığın nefreti kırıyor hevesimi. Dizlerim çözülüyor. Yakama yapışmış bir kin nöbeti bu. Kime konuşsam, kime anlatsam zaten anlamayacağını bildiğim bir çaresizlik düşüyor gözlerime. Kendi dünyamın sınırlarını silmiştim halbuki. Şehrin örülmüş ve yıkılmış duvarlarından geriye kalan haliyle silgi izlerinden birbirimize uzanırız sanmıştım. Uzatmıştım ellerimi. Kafamı uzatmıştım. Bedenimi ağırlığıyla birlikte sürükleyen adımlarımı hiç saymamıştım. Etrafıma doluşmuş onca insanın vicdanına bırakmıştım kendimi. Günlerin geçtiğini hatırlıyorum. Güne başladığım heyecanı. Bu şehirde planladığım hayatı. Adımlarımı iki geri sarıyorum. Sonra tekrar ileri. Hangi ihtimalin, beni hangi köşede hangi akla sıkıştırdığını anlamaya çalışıyorum. Konuştuğum her bir insanın yüzünü hatırlamaya çalışıyorum. Kaybolduğum yüz ifadelerini, kaşlarıyla burunları arasındaki o dipsiz kuyuyu bitiremiyorum. Düşündükçe, çırpındıkça daha da büyüyor içimdeki bu karanlık. Bu şehrin bana biriktirdiği karanlık. Uyusam da, uyansam da içime doluyor.

Yaklaşık üç sene kadar yaşamaya çalıştığım bu şehir ile ilgili aslında söylemek istediğim pek çok iyi şey vardı. Yaşamak istediğim bir çok mevsim, bir çok insan. Aldığım onca darbeye rağmen sokaklarında hala dans edebilecek kadar sahiden hissettiğim bu heyecan. Kendimi sevdirebilirdim belki. Başkalarını sevebilirdim. Dilini konuşabilirdim. Eksik kaldığım, saçmaladığım onca şeyin ardından hem kendim hem de herkes gibi olabilirdim. Kimin matematiğine fazla geldim, kime yetişemedim hala bilemiyorum. Bana yakıştıramadıkları sevgilerinin neresinde kaldım, kestiremiyorum. Ben dolaştığım sokakları biliyorum. Tanıştığım insanları. Tanışırken bana tekrar tekrar sorulan onca soruya usanmadan vermeye çalıştığım cevapları biliyorum. Sonra bilerek unuttuğum ve sormadan geçiştirdiğim soruları. İnsanların, bana her ne kadar aynaya bakmam gerektiğini ima etseler de, yüzüme karşı koruyamadıkları salt iyiliği biliyorum. Ardına düşmediğim küçük hesaplardan kendime ayırdığım aklımı. Bu şehrin ve insanların artık beni ne yaparsam yapayım sevemeyeceği aslını biliyorum. Veda ediyorum.

Duygu Sömürüsü

Yolculuğumun sonunda yüzüme vuran tüm renklerin içime dağılmış bir iz düşümü bu hissettiğim. Sebepli sebepsiz kahkahalarımın, göz yaşlarımın başka bir candan bana mirası. Nereye gitsem, kime benzesem söküp atamayacağım bir çırpınış. Şimdilerde acı. Şimdilerde karanlık. Kimsenin görmesini, bilmesini, anlamasını istemesem de bitmeyen bir hüzün. O yüzden yaşadıklarım, yaşamak istediklerim ve diğer insanların bana bu dünya için yakıştırdıkları hep bir yanılgı gibi geliyor artık. Sanki denizlerin sonsuz maviliğine dalıp, kaçıp kaybolmak istediğim bir pişmanlık gibi bu dünya. İyisini dahi hatırlamak istemediğim bir çaresizlik gibi. Her kıyısından kopmaya can attığım koskoca bir kara parçası. O yüzden kim ne derse desin, ben kendimi ve duygularımı olabildiğince ve kendimce yaşamaya çalıştım bu zamana kadar. Bazen fazla konuştum, fazla güldüm. Bazen fazla güldüğüm için bir o kadar da ağlamam gerektiğini düşündüm. Sadece düşünmekle kalmadım bu son zamanda. Ben hıçkırmadan nasıl ağlanır bilmiyordum. Öğrenmek zorunda kaldım. Saçmaladım. Çok saçmaladım. Tekrar daha fazla saçmaladım. Sormadan, usanmadan hep denedim ve tekrar denedim. Bildiklerimi bilmediklerimle yarıştırmadan kendimce sözlerini dahi bilmediğim bir türkü söyledim. Kendime sözler verdim. Çoğunu tutmadım. Kendime sözler söyledim. Çoğunu hatırlamadım. Belki hep bir fırsatını bulur da anlatırım diye cümleler kurdum içimden. Hepsini es geçtim, o cümleleri de unuttum. Kendimi unuttum. Nerdeydim. Kimdim. Kimleydim. Kiminle değildim. Hepsini unutmak için uçayım dedim. Sanki hiç olmamış gibi kaybolmak istedim. Sanki yeryüzüne hiç değmemiş gibi. Toprağa hiç gömülmeyecekmiş gibi. Sanki hiç görmemişim gibi bu dünyanın boyasını, yasını. Rüzgarından içime hiç çekmemişim gibi. İçimde hiç yutkunma hissi duyulmayacakmış gibi. Onca insanın kursağımda bıraktığı öfke, söz dağılmazmış gibi. Sanki hiç konuşamamışım ve duyulmamışım gibi. Öyle bu insanlar içinde var olmayı hiç bilememişim gibi, dünyaya düşmek istemeyen bir yağmur damlası olmak istedim. Düştüğü gibi bozulacak. Kaybolacak.

İnsanlar

Çamurun vücut bulmuş hali. Bacaklarından toprağa bağlı bir direniş. Suyu hep kovalamış. Suyu her defasında bulmuş ve kurutmuş. Sonra suyun kaynağına hasret kalmış bir avuntu olmuş. Paylaşmak istemediği ne varsa saklamaya koyulmuş. Saklamaktan yorulmuş. Boyadığı kıyafetlerinden geriye kalanı unuttuğu bir hikaye olmuş. Biriktirdiği hikayeleri de, tarihini de unutmuş. Konuştuğu onca farklı dilin, kelimenin aksine birbirine düşman olmuş. Ötekiyle kendi olan arasında parçalamayı öğrendiği bu dünyanın sınırlarında boğulmuş. İnsanlar, tarihin tekerrür ettiği her yanlışı her defasında her birimiz için tekrar tekrar önümüze koymuş. İşte yine buna benzer bir tekrarın içinden anlamaya çalışıyorum hemcinslerimi. Kendime ayna gördüğüm insanları tekrardan tanımaya çalışıyorum. Belki bir yolunu bulurum ve kulağıma, gözlerime dolmuş, taşmış bu yabancılığımı unuturum diye bakınıyorum.

İnsanların beni tarif ettikleri şekliyle kendime bakacak olursam, yerin dibine bile sığamıyorum.
Kendi aklımla sıralayabildiklerime, etrafıma bakacak olursam, bu dünyanın yaşanacak bir günü dahi kalmamış diyorum.
İnsanların bu güne kadar bana yaşattıklarına bakacak olursam da suya dalıp kalıyorum.
Başaramadık, geri dönüyoruz.

Kadınlar

Alacakaranlıkta dolaşan bir kelebek sürüsü. Geriye kalmış ömürlerinden habersiz, güneşin onlara açacağı yoldan bir çiçek bahçesi bulacaklar. Kanatlarında saklı renklerin büyüsünü hissedebiliyorum şimdiden. İçimde tarif edemediğim bir heyecan. Sanki doğacak güneşin ışığıyla birlikte o rengarenk kelebekler, o eşsiz çiçeklerin tepesine konacak ve ölümsüz olacaklarmış gibi. Sonsuza dek sürecek bu hikayenin öznesi oluyorum, kendimi bıraktığım doğanın büyüsüne kapılmışım ve aşık oluyormuşum gibi. Sözlerimi, nasıl dizildiklerini çoktan unutuyorum. Öylesine, kendimi bilip bilmeden, göğüs kafesimin altından beni canlı tutan yumruğun dili oluyormuşum gibi. Kadınlara kendimi anlatmaya çalışıyorum. Ya anlayamıyorum, ya da kendimi bir türlü anlatamıyorum.

Ders / Aufgabe

Güneşin doğuşunu hatırlıyorum o gün. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte toprağın tozuna bulanmış insanları fotoğrafladığımı hatırlıyorum. Yine sabaha kadar kovaladığım müziğin aklımın bir köşesinde yer açmasını bekliyorum. Kafamın içinde artık duymak istemediğim sesler silinsin, tekrar kendim olayım istiyorum. Önüme konmuş yolların hangisinden gidersem gideyim, bu insanlar hiç anlamaz, hiç peşimi bırakmaz, gözlerim kapalı kendimi dinlemeye çalışıyorum. Müzikle beraber duyduklarıma karışan insanların küstahlığı yankılanıyor beynimde. Beni bana anlatmaya çalışacak, etrafıma bu denli fütursuzca doluşacak kadar dünyanın zevklerinden bıkmış usanmış, dünyayı kendinin sanmış bu kalabalık. Gözlerimi açtığımda, bugün bana yamamaya çalıştıkları şekliyle ve tüm çirkinliğiyle utanmadan karşımda duruyor.

Kollarımı unutuyorum bir anda. Kursağıma düşen yutkunmayı unutuyorum. Gerçek, rüya, bu dünyanın nasıl döndüğünü unutuyorum. Bana bakmamaya çalışan insanların yüzünden onları okumaya çalışıyorum. Bir tek kendimi biliyorum. Diğer bildiğim, gördüğüm geçirdiğim her şeyi ama her şeyi, en başından, tekrar tekrar aklıma döküp, nerdeyim, nasıl geldim bulmak istiyorum. Bazılarının göz yaşlarını, pişmanlığını. Bazılarının küstah bakışlarını. Bazılarının da aslında hiç yabancı olmadığım suratlarını, nefretin karanlığını daha o andan itibaren görebiliyorum.

Sadece dakikalar öncesine kadar kendimi bıraktığım, aklımı saldığım, diğerlerini kendimden fazla saydığım o alan tam ortasından yanmaya başlıyor. Cehennem oluyor. Çadırıma doğru yol alıyorum. Yanımdan gelip geçen insanlar bir şeyler fısıldıyor. Beni tanıdıklarından emin, hoşuma gitmeyecek binbir türlü şeyler söylüyorlar. Erdoğan diyorlar. Aufgabe diyorlar. Ya da işte böyle olursun demeye getiriyorlar. Çadırımı, çantamı toplayıp, daha pek fazla biriktiremediğim çöp poşetimi de aldıktan sonra bu cehennemden çıkmanın yollarını arıyorum. Aklımın yolları çoktan kapalı. Telefonumdan en kolay yol tarifine bakıyorum. Sırtımda ve bir omzumda çanta. Diğer koltuğumda iki elimle taşımaya çalıştığım çadırımla birlikte adımlarımın esiri oluyorum. Daha yürümeye yeni başlamışken bile önüme çıkan, beni yıldırmaya çalışan bir sürü insan. Kendince bana hayat dersi vermeye çalışıyorlar. İçlerindeki çirkinlik yüzlerinden bana yansıyor. Gözümün önünde bana karşı yola durmuş işemeye çalışan, yol üstünde beni değişik yollardan kışkırtmaya çalışan insanlar nefretin birer elçisi. Yaklaşık sekiz saat süren yürüyüşte birçok şekliyle, yüzleriyle artık saklayamadıkları nefretin, korkunun resmini sergiliyorlar. Köpekleri bana havlatıp yönümü şaşırtmaya çalışıyorlar.

Berlin’in birkaç saat kuzeyinde bulunan festival alanından şehre doğru yürümeye devam ediyorum. Yeşillikler arasında bana gittikçe daha da yakınlaşan bulutlara çeviriyorum yüzümü. Sanki bir rüyaymış da, nereye gitsem, ne kadar çok yürüsem hiç yorulmayacakmışım gibi kaçıyorum bu insanlardan, tüm küstah yanılgılarından. İnsanların bana çok gördükleri bu topraklardan. Sonra bir göl kenarına varıyorum. Çölü aşmışım ve onca yolun derdi, susuzluğu gözlerime vurmuş. İçimde ne var ne yoksa yaş olmuş. Pişmanlıklarım, hayal kırıklıklarım, yüzüne baktığım, derdimi anlatmaya çalıştığım onca insanın içime gömdüğü yalan, yavan yaşadığım ne varsa toplanıyor ve gölün suyuna bir oluyor gibi. Aklımda, kalbimde ne varsa birbirine karışmış, akıyormuş gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Vuramadığım, kıramadığım, parçalayamadığım her şeyin acısını, sıkıntısını dışıma atıyorum.

Benzer hallerde yaklaşık altı ayım daha geçiyor Berlin’de. Kime gittiysem, kime sorduysam akıl almaz bir tavır, akıl almaz bir küstahlık ile karşılaşıyorum. Yaşamayı sadece onlar biliyorlarmış, düşünmenin, düşüncenin, aklın yolunu bir onlar gösterebiliyorlarmış gibi sahip oldukları ne varsa, bildikleri hangi yöntem varsa bana karşı kullandıkları bir dönem geçiriyorum. Sokağa çıktığımda önümde ardımda dolaşan onca insan, bana bulup bulabilecekleri her türlü problemin sebebiymişim gibi davranıyordu. Gittiğim gezdiğim her yerde her defasında karşıma çıkan, mesleğini icra etmesi gerektiği halde kötüye kullanan insanların tavırları içimi karartıyordu. Sonunda dönüp dolaşıp odamın duvarlarına kaldım. Sanki ardında hemen boğulurmuşum gibi aklımın duvarlarına kapandım.

O yüzden şimdi yazdıklarım size çok başka açıdan abartı ya da tuhaf gelebilir. Bulunduğunuz yerlerin, savunduğunuz fikirlerin ve edindiğiniz apayrı tecrübelerin sizde uyandırdığı kadarıyla benim doğrudan, en canlı haliyle yaşadıklarımı bir dizi tadında seyretmiş olabilirsiniz. Ancak itham edildiğim, sınandığım, yanlış anlaşıldığım ya da sebep olduğum hiçbir ama hiçbir şey bana dayatılan, yaşatılan bu süreci haklı gösteremez. İstediğiniz dine inanabilirsiniz. İstediğiniz renge tapabilirsiniz. İstediğiniz bilimsel çalışmanın istediğiniz paragrafından alıntılar yapabilirsiniz. Ancak konu insan doğası olduğunda. Konu aklın yolu olduğunda. Konu insan kazanmak mı yoksa insanlığınızı sorgulamak mı, insan kaybetmek mi olduğunda. Hepimiz kaybettik. Ben hayallerimi, neşemi kaybettim. Siz de beni kaybettiniz.