Çember..

Çember..

İstanbul, Maslak’tayız. Gökdelenlerin birinde, oldukça yükselmişinden bir katta kanımca dünyayı kurtarmaya adıyorum kendimi. Gururum adeta kanıma işlemiş, gözlerim kararıyor insanların yalanlarından. Çalışma arkadaşlarımdan birisi patronlarla olan toplantıdan çıkıyor ve beni işaret ediyor. Projede iyi iş çıkarmıştık. Herhalde hakkımız yenmez bu sefer. Üç kişinin anca sığabileceği bir ofis odasına giriyorum. Ortada küçük yuvarlak bir masa, arkamı cam duvara verip oturuyorum patronların karşısına. Söyleyebileceklerim ile ilgili pek fazla fikrim yok. Daha anlayarak okuduğum kitap sayısı yaşıma erişmiyor diyebilirim. O yüzden dinlemeye koyuluyorum. Karşımda iki deneyimli mühendis, iş sahibi. Birisi daha asosyal, diğeri daha duygusal. İkisi de yeni yeni alışıyor paranın insanlar üzerindeki hakimiyetine. Yüzler biraz şişmiş. İnsanlarla uğraşmak farklı tabi. Benden önce toplantıya giren çoğu arkadaşla nasıl bir muhabbet ya da pazarlık döndü bilemiyorum. Yaklaşık iki sene kadar olan haklarımdan vazgeçmem istenince geriliyorum. Yeni kurulan şirkette görece daha iyi şartlarla devam etmem isteniyor. Ne diyebilirim ki? Beni onca zor şartlarda yetiştirmiş ve hala asgari ücretle hayallerini ömrünün geri kalanına sığdırmaya çalışan ailemden öğrendiğim kadarıyla emeğime sığınıyorum. Biraz kızarıyorum. Sesim de titremeye başlamış. Dilimin döndüğünce durumu kabul edemeyeceğimi ve devam edemeyeceğimi söylüyorum. Yine de geçen zamanda o kadar ekmeklerini yemişiz, eyvallah diyorum. Dışarı çıktığımda durum daha da garipleşiyor. Diğer çalışanların tepkileri, bakışları. İnsanlar. Yerçekimine hiçbir şekliyle karşı koyamıyorlar.

Benzer duygularla yaklaşık bir sene kadar daha İstanbul’da kalıyorum. Zaman, isimler, mekan değişiyor. Mevsimler de değişiyor. Belki biraz daha uzunca bu sonbahar. Ülkenin gündemi hiç olmadığı kadar hareketli. Askerlik de yaklaşıyor. Oldukça karışık bir durum anlayacağınız. Karar veremiyorum. İş görüşmelerinin çoğunda karşılaştığım yine aynı insan pazarlığı. İnsanları kendi dilimde anlayamamanın ya da kendimi kendi dilimde anlatamamanın hezimetini yaşıyorum. İngilizceye de pek dilim dönmüyor. İlk ve ortaokulda her ay ingilizce hocası değişirdi. Her gelen de en baştan I, you, we sıralardı. Ama birkaç pratik yapmışlığım var diye yabancı sitelerden iş ilanlarına bakıyorum. Hollanda, Amerika! Rüya gibi. Birkaç iş görüşmesine katılıyorum. İkinci dakikadan muhabbet kreş düzeyine düşüyor. Beceremiyorum. Birgün Kosta Rika’dan bir email geliyor. Ne diye başvurmuşum hatırlamıyorum. Alejandro, ertesi gün için telefon görüşmesi talep ediyor. Unutuyorum. İş çıkışı basketbola gitmek için acele ederken telefon çalıyor. Adama durumu izah etmeye çalışırken, kendisinin de basketbol meraklısı olduğunu söylüyor. Okyanus ötesinden üçlüğü yolluyorum. Ertesi gün dil testi, haftasına teknik mülakat. Belgeleri hazırlamam ve Amerika vizesi almam için gün veriliyor. Ben bir yandan ailemi duruma inandırmaya çalışırken, bir yandan belgeleri yetiştirmeye, diğer yandan tüm ev, taşınma gibi işleri halletmeye çalışıyorum. Duruma kendim ne kadar inanıyorum? Bilmiyorum. Son haftaya yaklaşıyoruz, vizeden haber geldi gelecek. Daha uçak biletlerini de göndermemişler. Ama ben gemileri dünden yakmışım. Serbest düşüşte paraşütün açılmasını bekliyorum. Son haftanın salı günü haber geliyor. Vedalaşıyorum. Havaalanına geldiğimizde pasaportu biletleri yazdırması için makinaya okutuyorum. Daha beni nasıl tanıyacağından bile emin değilim. İki bilet düşüyor. İlki Amsterdam. Sonra Amerika. Öyle bir an etrafıma bakıyorum. Söyleyemediğim onca söz, anons sesleriyle birlikte kulaklarıma yığılıyor.

 

Iowa, Chicago, Minnesota..

Amerika Birleşik Devletleri’ne ilk vardığımda insanların yaklaşımından sanki beni daha önceden tanıyor olabileceklerini düşünüyorum. Birçoğu daha vardığımın ikinci günü doğum günümü soruyor, kutlamak için bir şeyler ısmarlıyor. Ben o kafayla ve yer değişiminin etkisiyle ne günleri hatırlıyorum, ne de doğum günümün farkındayım. Beş hafta kadar eğitim için Amerika’dayız. Civar eyaletlerde ve şehirlerde gitmedik yer bırakmıyoruz. Bir portekizli, bir filipinli, iki kosta rikalı, bir kolombiyalı, bir de ben. Temel’i aramıza alalım desek, utanır. Öyle enteresan bir durum. Benim ağzım kulaklarımda tabi. Ofiste her gün önünden geçtiğim sekreter bir gün durduruyor. Neden sürekli gülümsediğimi soruyor. Yanlış anlamamam için de art arda tekrar ediyor aslında gayet hoşuna gittiğini. Ben ne desem bilemiyorum. Duruma öyle de hakim bir vaziyetteyim. Yeni doğmuş gibiyim.

 

El turco.. Maraturkish..

Beş haftanın sonunda Kosta Rika’ya gitmek için yola çıkıyoruz. Acayip kar yağıyor. Bizi havaalanına götürecek taksici olabileceğinden fazla rahat sanki. Uçuş saatinin de değişeceği yok. Çok az bir gecikmenin ardından havalanıyoruz. 4 saat içinde -10 derece soğuktan, 20 derece tropikal cennete atıyorum kendimi. Ama ertesi gün iş var, şımarıklığın sırası değil şimdi. Üç ayrı alarm kurup zamanında uyanıyorum. Uzunca bir yolu yürüdükten sonra en azından yakın gelecekte yaşayacağım şehrin sokaklarına selam verip ofise ulaşıyorum. İnsan kaynaklarıyla tanışma, başlangıç sunumu derken öğle yemeği için kalabalıkça bir grup dışarı çıkıyoruz. Arkadan birileri sesleniyor, ismimin daha ispanyolcada seslenişine alışkın olmadığımdan anlayamıyorum. Sonra ‘Turco! Turco!’ diye tekrarlandığını duyunca dönüp bakıyorum. Kendime doğduğum topraklardan çok uzakta, en başından yer ediniyorum. Ömürlük arkadaşlar, insanlar tanıyorum. Orta amerikanın oldukça samimi ve olağanüstü eğlenceli latin kültürünün tadına varıyorum.

 

Tome pal pinto..

San José, bir sabah yine yağmur ormanları doğanın kabadayılığını üstlenmiş kükrüyor. Ofise gitmek için evden çıkıyorum. Yaklaşık iki metre çapında şemsiye ile yol kenarından yürümeye çalışıyorum. Karşıdan başka bir arkadaş daha geliyor. Ev işe yakın olduğundan iki sokak sonra caddeye bağlayıp ofise kadar sohbete devam ediyoruz. Bendeki tarzan ispanyolcasıyla şakalarımı patlatmaya başlıyorum. Biraz aradan sonra ‘tome pal pinto’ diye yeni bir deyim işitiyorum. Kulağa hoş geliyor sanki. Ne demek acaba? Hemen soruyorum. Açıklamasını tam anlayamasam da Kosta Rika’ya özgü olduğunu duyunca gözlerimi iyice açıp anlamış numarasıyla kafamı sallıyorum. Daarcığıma nur topu gibi en yenisinden bir deyim. Atıyorum hemen hafızaya. Ofise varır varmaz her günkü gibi karşılaştığım insanların neredeyse tamamıyla amerikanvari el hareketleri, selamlaşmalar devam ediyorum. Üzerine de yeni öğrendiğim kelimeleri sıralıyorum. Günaydın, tome pal pinto! Naber abi, tome pal pinto. Tome pal pinto, kardeşim. Ama bu sefer sanki bir şeyler yanlış gibi. Çoğu selamlaştığım kişi bunu duyunca bir an duraksıyor. Yüzler falan düşüyor. Ben olayı tam anlayamasam da öğlene kadar idare ediyorum. Sonra araştırmaya başlayıp işin iç yüzünü öğreniyorum. Meğer sabahtan beri önüme gelene anlayıp bilmeden bizdeki şekliyle ‘anca gidersin’ ya da ‘eline verdim’ gibisinden kaba saba şeyler saydırıyormuşum. Yani anlayacağınız, diğer birçok konuda da olduğu gibi fena çuvallıyorum. Daha kendi dillerini konuşamadığım memlekette bir başka yabancı dil ile çığır açıyorum.

 

Zenginlik..

İki katlı, tahta iskeleti olan eski bir köy evi. Giriş katı sadece derme çatma ve yayıntı içerisinde. Merdivenlerden çıkarken dikkat etmem gerektiği söyleniyor. Yavaşça yukarıya doğru çıkıyorum. Balkonun ucunda on yaşlarında küçük bir çocuk. Elinde ufak bir müzik çalar, bizi görünce hemen yanımıza geliyor. Arkadaşım yeğeni olduğunu söyleyince gelirken aldığımız birkaç poşet hediyeyi çıkarıyorum. Yerinde duramıyor. İspanyolcayı tam anlayamasam da anlaşılan oldukça seviniyor hediyelere. Hemen fırlıyor aşağıya doğru. Ben de zaten yabancıyım, kaçacak yer arıyorum. Takılıyorum peşine. Evin etrafını dolaşmaya çıkıyoruz. Soluk almaksızın ispanyolca bir şeyler sıralıyor. Nerde okula gittiğini. Kaç arkadaşıyla motora bindiklerini. Geçerken gördüğümüz bir sürü ağaç bitki çeşidini. Arka komşularının ineklerini nasıl otlattıklarından falan bahsediyor. Ben çoğunu tam olarak anlayamasam da, arada ufak sorularla, yüz ifadeleriyle idare etmeye çalışıyorum. Biraz zaman geçtikten sonra hafızamdaki resimler, yürüdüğümüz patika yol ile birlikte önüme düşüyor. Karşımda on sene öncesinden konuşan çocukluğum. Bana dünyanın öbür ucunda, bilmediğim başka bir dilde, kendi çocukluğumu okuyor. Büyürken kaybolduğumuz zenginlik arayışında, benim de unutmaya başladığım asıl zenginliğin ne olduğunu hatırlatıyor.

 

Adios..

O yüzden zaman belki basitçe görünebilir sadece takvim yapraklarına baktığınızda. Belki hiçbir aceleniz yokmuş gibi görünebilir. Belki de zaten hiç umrunuzda da olmayabilir onca olup biten. Her koşulda yanınızda olmasına alıştığınız yüzler, size eskiden olduğu kadar tanıdık gelmeyebilir. Ama yeniden başlayınca daha iyi anlıyor galiba insanoğlu. Yoklukla sınanmasına ihtiyaç duyuyor. İki senenin sonunda tekrar bakıyorum. Bittiğim dağın yamacında kuzey rüzgarları. Daha yakınlara geliyorum. Bu sefer çok daha farklı. Biraz daha gamlı. Daha planlı. Beşinciye başlıyorum. Çember dövüyorum.