Nerdesin aşkım? Burdayım aşkım!

Nerdesin aşkım? Burdayım aşkım!

Sene 2013. İstanbul oldukça şaşkın. Tarihinde hiç olmadığı kadar renkli bir gün geçireceğinden habersiz belki de. Yorgun aynı zamanda. İnsanlardan. Haziran sıcağından. Biber gazından ve onca kavgadan bıkmış. Birçoğu gibi durulmak istiyor. Birçoğu gibi kuşkusuz huzur istiyor. Bense yine benzer duygularla yola çıkıyorum. Bu sefer bağırmak yok. Söz veriyorum, iyi davranacağım. Tayyip’e küfür etmeyeceğim. Tayyip’e küfür etmeyeceğim. Tayyip’e küfür etmeyeceğim.

Beyoğlu’na varıyorum. Gezi‘de tanıştığımız arkadaşlar ile toplanıyoruz. Arzular gerçekten de şelale olmuş, bir şeyler oldurma derdindeyiz. O kadar direndik. Koştuk, koşuşturduk. Daha sürdürülebilir bir anlamı olması için çabalıyoruz. Yani insanların dikkatini çekebilecek bir internet sitesi olur. Birilerinin, Abbasağa ya da Yoğurtçu parkına doluşmuş, kendi zamanından ayırmış ve odağında sadece daha yaşanabilir bir memleket sevdasından başka bir amaç olmayan milyonlarca insanın işine yarayabilecek bir çalışma derdindeyiz. Bazı şeyler eksik kuşkusuz. Belki biraz planlama. Belki biraz orta ve uzun vadedeki hedefler. Katılımın devamlılığı. Ama çoğunun bireysel anlamda samimiyetle katkıda bulunmak istediğinden şüphem olmamıştır. Çoğunun diyorum, çünkü Gezi sürecinde ve hemen sonrasında ortada dolaşan kamufle birçok sivil polisin olduğunu söyleyebilirim. Hatta bazılarının söylemleri ve sosyal duruşları o kadar garipti ki, en baştan şüphelenmemek elde değildi.

Her neyse, akşamüstüne doğru konuyu kaynatıyoruz. Ben planlardan habersiz, takipteyim. İstiklal’e doğru yürüyoruz. Galiba başka birkaç arkadaşla daha toplanacağız. Sokaklar gittikçe kalabalıklaşıyor. Renkler de dahil. Yüzlerde İstanbul’a ait olmayan bir gülümseme ve heyecan hakim. Caddeyi gören bir sokağa saptığımızda anlıyorum. Alışık olmadığım kıyafetler. Alışık olmadığım bir mizah. Hiç alışık olmadığım bir çeşitlilik. Yani duruma oldukça yabancıyım aslında. İlk defa bir onur yürüyüşüne katılıyorum. Caddedeki kalabalığa karışıyoruz. Biraz masum. Biraz suçlu. Biraz meraklı. Her şeysen önce biraz daha fazla insan gibi hissediyorum gittikçe. Daha köşe başında dahil olduğum muhabbetin tadından geçememişken arka arkaya gördüğüm efsane yaratıcı pankartların büyüsüne kapılıyorum. “Freddie Mercury’nin Askerleriyiz!”, “Barok Opera var dediler geldik!”, “Direniyoruz Ayol!”.

Dediğim gibi, aslında kullanılan dil ve tabirler bana gerçekten de çok yeni. Bu durumun aksine, hissettiğim rahatlığın ve eğlencenin akışına bırakıyorum kendimi. İnsanları izliyorum. Kalabalığın içinde kendime yer bulmaya ve sloganlara dahil olmaya çalışıyorum. Balkonlardan taşan kalabalığın yerine koyuyorum kendimi. Tanımasam da insanların gülümsemelerine karşılık vermeye çalışıyorum. Durmadan yeni bir pankart yazısı, başka yaratıcılıkta giyinmiş kişileri arıyor gözlerim. Yani genelde çok da iyi olmayan hafızama iyice işlemeye çalışıyorum olup biteni, tarihi.

Biraz geçtikten sonra Galatasaray lisesine doğru ilerliyoruz. Birden fazlalaşan çevik polisleri farkediyorum. Duruma benden de yabancı olduklarını yüzlerinden kolaylıkla okumak mümkün. Onca kalabalığın içinde amaçlarının ne olduğunu tam anlayamasam da, etrafını çevirdikleri ve ellerinde mavi ay yıldızlı bayraklar taşıyan, ne dedikleri de pek anlaşılmayan bir avuç kalabalığı korumaya çalıştıklarını düşünüyorum. Sonrasında ‘Taksim’de beklenen gerginlik!’ diye atılan haber başlıklarından anlıyorum olayın iç yüzünü. Gerginliğin taraflarını ele alacak olursak, durum aslında gerçekten de vahim ve komik aynı zamanda. Yani bir yanda ırk, bayrak, namus temalı, insanları kümeleme derdinde alperen ocakları. Diğer yanda aşk, eşitlik, barış nidaları atan rengarenk onbinler. Karar veremiyorum. İnsanları göz göre göre bu kadar farklı noktalara çekebilecek bir öğrenim, inanç ya da kaygı ne olabilir, onu sorguluyorum. Yani kendimden başlayarak, çuvaldızı herbirimizin hissedebileceği bir hesaplaşma derdindeyim.

Önce ben itiraf edeyim. O yaza kadar ben de diğer ortalama her birey kadar cinsiyetçi ve ırkçı bir anlayışa sahiptim. Bunun çoğunlukla bir seçenek olmadığını, ya da hafifletici bir neden olarak daha çok ‘çevremin’ etkisiyle gerçekleştiğini savunabilecek olsam bile, aslında durum ciddi anlamda utanç verici. Yani insanın doğası gereği sahip olabileceği irsi, fiziki nitelik ve arzular her ne kadar ufkunuza sığamıyorsa da, kahvenizi alırken az şekerli mi yoksa hiç şekersiz mi haz ettiğinizden hiçbir farkı olmadığı gerçeğini anlamamız gerekiyor. Bunu benim tanımlamama da ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum ayrıca. Sadece kendi açımdan bakacak olursam, bunun özünde yalnız LGBTİ bireylere karşı olan bir yabancılaşma da yatmıyor. Daha en başından kendi fiziksel ve cinsel durumunu zamanında yeterince sindirememiş ya da bunu destekleyebilecek türde bir eğitim ve yönelim gerçekleştirememiş milyonlarca insandan biri olarak öyle ya da böyle gütmeye çalıştığımız düzenin çarpıklığından başlamamız gerekiyor.

“Ne olursan ol yine gel..” edebiyatıyla büyümüş olmama rağmen, bunu kendi topraklarımda içselleştirememiş olmam çok tuhaf. Yurtdışına yerleşmemle birlikte farketmeye başladığım ve yaşadığım değişimin önemli başlıklarından ırçılık ve cinsiyetçilik. Beş sene öncesine kıyaslayarak silmeye çalıştığım rahatsız edici bakışlarım. Yine diğerlerine olan yabancılığımın ve sebepsiz küstahlığımın göstergesi geliştirmeye çalıştığım saçma kelime daarcığım. Hala da bu değişimi tam olarak sağlayabilmiş olduğumu söyleyemem aslında.

Ama yapabileceğimiz çok basit ve bu türden bir temizliğe başlayabileceğimiz adımlar mevcut. En eğlencelisinden mesela Taksim’den, Beyoğlu’ndan geçerken “Nerdesin aşkım?” diye bağırmayı deneyin. Ya da onu duyduğunuzda “Burdayım aşkım!” diyebilecek kadar sebepsiz, öylesine içten ve herkes kadar olmayı deneyin. Ya da en basitinden Maria Binder’in transxistanbul‘da anlattığı gibi benzer yaşam öykülerine kulak verin. Belki o zaman aşağıdaki klipteki gibi size karşı da gülümseyebilecek şirinleri görebilirsiniz.