Aynanın icadından önceki yansımalar..

Aynanın icadından önceki yansımalar..

Uzun zamandır yazmayı goze alamayan havalardaydım. Düşük cümle yapılarına, imla hatalarına aldırmazsanız, yine yazmaya devam etmeyi planlıyorum. Bu sefer belki daha anlaşılır. Ya da daha da anlaşılmaz. Belki bunu ben bile anlayamayacagım.

‘Güzide’ memleketin topragından mıdır, suyundan mıdır bilinmez. Ancak Türkiye’ye yaklaşık bir senedir kuzey ve orta amerikadan bakma açısına eriştiğimden itibaren farketmeye başladığım birkaç husus bulunmakta. Belki bu zaman içerisinde gerçekleşmiş, gündemi ‘işgal’ etmiş birçok konuya yabancı olacağımı öngörerek belirtmem gerekir ki, amacım çok bilmişliğin dışında belki yorum katma, belki de üstüme vazife olmaksızın asabi ruhları biraz daha cileden cıkarma küstahlığı olarak algılanabilir.

Yani üzerinde durduğunuz toprak parçasının, sınırlandırılmış ve biçimlendirilmiş insanlarını bu kadar ciddiye almadan, onlara bu kadar aldanmadan once sağlamasını yapmanızda fevkalade fayda olabilecek bireysel karakterlerinizden bahsediyorum. Günlük gazete manşetlerinden ibaret algı saflığınızın ne kadar tehlikeli olabileceği kuşkusu mesela. Çabucak alıştığınızı sandığınız sosyal ağlarınızda paylaşmaya doyamadığınız özlü sözlerin, sizi oldukça miskinleştiriyor olabileceği mesela. Her dinsel ve kültürel olguda, eskinin farklılığına ve hatrına vurgu yapıp bugunun yobazlığıyla nasıl sıradanlaştığınızı size haykırabilecek bir kahraman arayışı içinde olmadığınızın farkındayım. Böyle bir cürretin nasıl bir kinle karşılık bulacağı konusunda muhtemelen aynı fikirdeyizdir. Ancak aynanın icadından önceki yansımalarına ne kadar yabancı idiyse insanoğlu. Bugun de aynı yabancılaşmayı yaşıyor olabilirsiniz. Bu noktada kendinize başka başka yansımalar bulmanız gerekebilir. Size doğru olduğunu düşünmeseniz de hangi renkte olduğunuzu, aslında nasıl ve nerede durduğunuzu anımsatabilecek çok farklı ifadelerin her birinizde olan karşılığından bahsediyorum. Aynı sokakta, aynı çıkmazda ve kurnazlıktaki yüzlerinize bakmaya cesaret edemediğiniz kalabalığın bir arada yaşayabilecek olması ihtimali sizi de heyecanlandırmıyor artık. Biliyorum.

Adını koyduğunuz ve bir inatla arkasında durduğunuz çizgilerin aslında sizi nereye götürüyor olduğundan habersiz üşüşme ve kaçışma eylemlerine olan sadakatinizi tartışmalıyız belki de. Yüzölçümüne ve doğasına itaat etmediğiniz gri ‘vadi’lerinizin pahabiçilmez tapu bedelleriyle daha ne kadar değersizleştirebilirsiniz ki ideallerinizi? Savunduğunuz isimlerin kim olduğundan ve bu isimlerin karakter yoksunu vaazlarından başka inanmayı hakeden hatıralarınız olması gerekirdi halbuki. Çocuklugunuzdaki yokuş aşagı koşma beceri ve cesaretinizi bugun için hayal ettiğinizde, kendi mahallenizin sınırlarını aşmış olma içgüdüsüyle döneceğiniz ve hala ait olabileceğiniz, benliğiniz.

Bugunun banknot renkleriyle eşdeğer gördüğünüz inancınızın sadece bir kitabın kaplamasına ve yerden yüksekliğine gösterdiğiniz özen ile ilgili olmadığını anlamanız için yazılmıştı onca tarih. Saklanmanıza gerek kalmayacak bayağılıkta ilerliyor zaman, sırf bu yüzden. Yaşam hakkına olan aşırı bencil algınızın sebep olduğu cinayet haberleriniz, arkasından okuduğunuz ezanlarınızda değinmediğiniz utancınız sizi nasıl kutsayabilir ki. Saygınız olmadan. Sayılara olan saygınız olmadan.

Bir bütün içerik budalası, yüzyılın araçlarını icat etmeye ve kullanmaya çalışıyor insanoglu. Belki birazında geç dönüyor zaman. Birazı kendi kutsal çaresizliğinde oyalanıyor. Işık aynı ışık. Kahkahalar farklı belki. Gökyüzü aynı. Yanlış ölçseniz de hayatın hızını. Yanlış ölseniz de başkalarına göre. Sayılmasanız da toplamı etkileyecek kadar. Dünyanın karanlığı aynı.